Vesayet nedir? sorusu genellikle iki farklı ihtiyaçtan doğar: Bir yakınının sağlığının, karar verme kapasitesinin veya yaşam koşullarının onun adına koruyucu bir mekanizma gerektirmesi ya da velayet altında olmayan bir küçüğün (örneğin anne-babası bulunmayan veya velayet bağı kurulmamış çocuğun) hukuki ve ekonomik menfaatlerinin güvence altına alınması. Vesayet, bu tür durumlarda kişinin kişisel haklarını (sağlık, bakım, barınma gibi) ve malvarlığı menfaatlerini (taşınmazlar, banka hesapları, borç ilişkileri gibi) korumak için devletin yargı organları üzerinden yürüttüğü bir koruma rejimidir. Bu rejimde temel amaç, kişinin iradesini tamamen yok saymak değil; ayırt etme gücünün (kişinin davranışlarının sonuçlarını kavrayabilme yeteneği) zayıfladığı veya korunmaya muhtaç hâle geldiği ölçüde, onun yararına denge kurmaktır. Uygulamada vesayet; vasi atanması, vasinin yetkilerinin sınırlandırılması, mahkeme iznine bağlı işlemler, düzenli raporlama ve denetim gibi adımlarla ilerler. Bu yazıda vesayetin kapsamını, vesayeti gerektiren hâlleri, yargılama usulünü, yetki kurallarını ve sık yapılan hataları; pratikte karşılaşılan riskleri de dikkate alarak ele alacağım.
Vesayet Davası Nedir?
Vesayet davası, korunmaya muhtaç bir kişinin vesayet altına alınması ve gerekli ise kendisine bir vasi atanması amacıyla açılan yargısal süreçtir. Buradaki “dava” ifadesi çoğu zaman klasik anlamda iki tarafın çekiştiği bir uyuşmazlığı çağrıştırsa da, vesayet işlerinde mahkemenin rolü daha farklıdır: Mahkeme, çoğu durumda bir “koruma kararı” verir ve bu kararın isabetli olması için gerçeğe uygun bilgi ve belgelere ihtiyaç duyar. Bu nedenle vesayet davası, uygulamada çoğu kez kamu düzeni (toplumun genel yararı ve hukuki güvenlik) ile bağlantılı görülür; mahkeme gerekli gördüğü delilleri kendiliğinden toplayabilir ve dosyayı yalnızca tarafların sunduğu bilgilerle sınırlı tutmaz.
Vesayet davası iki ana eksende ilerler: Birincisi, vesayeti gerektiren hukuki sebebin mevcut olup olmadığıdır. İkincisi ise, vesayet altına alınacak kişinin yararına en uygun vasi adayının belirlenmesidir. Bu süreçte mahkeme; sağlık raporları, sosyal inceleme bilgileri, kolluk araştırmaları, tanık beyanları, ekonomik durum belgeleri ve gerektiğinde bilirkişi değerlendirmeleri gibi kaynaklara başvurabilir. Uygulamada gecikme riskinin yüksek olduğu dosyalarda, mahkemenin geçici önlemler (örneğin acil bir işin görülmesi için sınırlı yetki tanınması) alması da gündeme gelebilir. Vesayet davasının doğru yönetilmemesi, hem korunacak kişi açısından hak kayıplarına hem de vasi açısından sorumluluk risklerine yol açabilir. Bu nedenle süreç, yalnızca “vasi atansın” talebinden ibaret görülmemeli; vesayet ilişkisinin ilerleyen aşamalarında ortaya çıkabilecek izin, denetim ve raporlama yükümlülükleri de en baştan dikkate alınmalıdır.
Vesayet ve Vasi Tayini (Atanması) Nedir?
Vesayet, velayet altında olmayan küçüklerin veya çeşitli sebeplerle kısıtlanan (hukuki işlem yapma ehliyeti sınırlandırılan) ergin kişilerin korunması için kurulan bir sistemdir. Bu sistemin merkezinde vasi bulunur. Vasi, vesayet altındaki kişinin hem kişisel yaşamına ilişkin ihtiyaçlarını gözetmek hem de malvarlığını özenle yönetmek üzere görevlendirilen yasal temsilcidir. Buradaki temsil, her durumda “kişinin yerine geçmek” anlamına gelmez; kişinin ayırt etme gücüne sahip olduğu alanlarda iradesi dikkate alınır, ancak korunma ihtiyacı bulunan konularda vasi devreye girer. Bu ayrım, özellikle sağlık kararları, bakım düzenlemeleri ve büyük ekonomik tasarruflar bakımından belirginleşir.
Uygulamada vesayet, yalnızca bir imza yetkisi olarak ele alındığında önemli sorunlar çıkar. Çünkü vasi, “benim takdirim” diyerek sınırsız hareket edemez; bir kısım işlemler mahkeme iznine tabidir, bazı işlemler ise doğrudan yasaklanmıştır. Ayrıca vasi, vesayet altındaki kişinin malvarlığını yönetirken “iyi bir yönetici” standardında davranmak zorundadır. Bu standart; malvarlığını korumayı, gereksiz risk almamayı, kayıt ve belge düzenini sağlamayı, düzenli hesap vermeyi ve menfaat çatışmalarından kaçınmayı içerir. Örneğin vesayet altındaki kişiye ait bir taşınmazın satışı, yalnızca “nakit ihtiyacı var” gerekçesiyle değil; satışın gerçekten gerekli olup olmadığı, bedelin rayice uygunluğu ve alternatiflerin bulunup bulunmadığı gibi kriterlerle değerlendirilmelidir.
Vasi atanması, çoğu zaman aile içinden bir kişinin tercih edilmesiyle sonuçlansa da, mahkeme için esas ölçüt “kişiye en yakın olmak” değil, korunacak kişinin menfaatini en iyi şekilde sağlayacak güvenilirliğin ve uygunluğun bulunmasıdır. Bu nedenle vasi adayının geçmişteki davranışları, ekonomik ilişkileri, borç durumu, vesayet altındaki kişiyle menfaat çatışması ihtimali gibi unsurlar pratikte belirleyici olabilir. Vesayet, kişiyi korumaya dönük olduğu için; vasi seçimi ve vasiye tanınan yetkilerin kapsamı, her dosyada somut ihtiyaçlara göre şekillendirilmelidir.
Vasi Atanmasına Dair Davada Usul
Vasi atanmasına ilişkin yargılama, klasik çekişmeli yargıdan farklı dinamiklere sahiptir. Vesayet işlerinde mahkemenin amacı, bir tarafı “haklı” çıkarıp diğerini “haksız” ilan etmek değil; korunmaya muhtaç kişinin durumunu tespit ederek onun yararına en uygun hukuki düzeni kurmaktır. Bu nedenle mahkeme, gerekli gördüğü araştırmaları re’sen (kendiliğinden) yapabilir; dosyanın takipsiz bırakılması, sulh ile sonuçlandırılması veya feragat edilmesi gibi müesseseler vesayetin doğasıyla bağdaşmaz. Uygulamada bu yaklaşımın önemli bir sonucu vardır: Dosya, tarafların pasif kalmasıyla “kendiliğinden düşmez”; mahkeme, korunacak kişinin menfaati gerektiriyorsa süreci ilerletir.
Vasi atanması bakımından “gecikmeme” ilkesi pratikte önem taşır. Çünkü vesayet ihtiyacı çoğu kez günlük yaşamı doğrudan etkiler: Banka işlemlerinin yapılamaması, sağlık hizmetlerine erişimde imza gerekliliği, bakım kurumu yerleştirmesi, kira ve fatura düzeninin kurulması gibi konular hızlı çözüm ister. Buna rağmen, raporların temini, resmi yazışmaların tamamlanması, kolluk araştırmalarının gelmesi ve vasi adaylarının uygunluk değerlendirmesi gibi adımlar yargılamayı uzatabilir. Böyle bir tabloda mahkemenin geçici önlemler alma yetkisi, özellikle acil işlerin yürütülmesi için kritik bir güvenlik supabıdır.
Usulde en sık yapılan yanlışlardan biri, dosyaya “yalnızca sağlık raporu” sunmanın yeterli olduğunu düşünmektir. Oysa mahkeme, kişinin yaşam koşullarını ve korunma ihtiyacını anlamak için sosyal ve ekonomik verileri de görmek ister. Bir diğer hata, vasi adayının “zaten aileden” olduğu varsayımıyla uygunluk araştırmasını gereksiz görmektir. Uygulamada aile içi uyuşmazlıklar, miras beklentisi veya borç ilişkileri, vesayet dosyalarında menfaat çatışması riskini artırır. Bu nedenle vasi atanmasına dair usul, yalnızca formalite değil; korunacak kişinin yaşamını ve malvarlığını uzun süre etkileyebilecek sonuçlar doğuran bir süreçtir.
Vesayeti Gerektiren Haller Nelerdir?
Vesayet, her güçlük yaşayan kişi için otomatik olarak başvurulan bir yol değildir; kanunda öngörülen belirli hâllerin varlığı aranır. Uygulamada doğru sonuca ulaşmanın ilk adımı, “vesayet” ile “günlük hayatta destek ihtiyacı” arasındaki farkı ayırmaktır. Bir kişinin yaşlı olması, tek başına vesayet için yeterli görülmez; önemli olan kişinin işlerini yönetememesi, korunma ve bakıma muhtaç hâle gelmesi veya güvenlik açısından risk oluşması gibi unsurların somutlaşmasıdır. Bu değerlendirme yapılırken, kişinin ayırt etme gücü ve fiil ehliyeti seviyesi temel belirleyicidir.
| Vesayet Sebebi | Kısa Açıklama | Uygulamada Kritik Nokta |
|---|---|---|
| Yaş küçüklüğü | Velayet altında olmayan küçüğün korunması | Velayet bağının varlığı/yokluğu doğru tespit edilmelidir |
| Akıl hastalığı / zayıflığı | İşleri görememe veya sürekli yardıma ihtiyaç | Resmî sağlık kurulu raporu belirleyicidir |
| Savurganlık, bağımlılık, kötü yönetim | Kendini/aileyi yoksulluğa sürükleme riski ve korunma ihtiyacı | Davranışların sürekliliği ve sonuçları somut delille ortaya konulmalıdır |
| Özgürlüğü bağlayıcı ceza | Ceza infaz sürecinde kişilik/malvarlığı korunması | Yetkili mahkeme belirlenirken cezaevi olgusu doğru değerlendirilmelidir |
| Kişinin isteği | Hastalık, sakatlık, deneyimsizlik gibi sebeplerle iş yönetememe | “İstek” yeterli değildir; sebebin ispatı aranır |
Vesayeti gerektiren hâllerin değerlendirilmesinde Yargıtay uygulamasında öne çıkan yaklaşım, “sebep var” demenin tek başına yeterli olmadığıdır. Örneğin savurganlık veya kötü yönetim iddiasında, harcamaların kişinin ekonomik kapasitesiyle kıyaslanması; bağımlılık iddiasında tedavi geçmişi, sosyal çevre etkisi ve güvenlik riski gibi unsurların somutlaştırılması beklenir. Benzer şekilde, ceza infaz kurumunda bulunma hâlinde yetki ve yerleşim yeri tartışmaları sık görülür; sırf idari kayıt değişti diye yetkinin otomatik değiştiği varsayımı hatalı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle vesayet sebebi belirlenirken hem hukuki kategori hem de somut olgular birlikte ele alınmalıdır.
1. Yaş Küçüklüğü Nedeniyle Vesayet
Yaş küçüklüğü nedeniyle vesayet, velayet altında bulunmayan bir küçüğün korunması ihtiyacına dayanır. Burada temel mesele, çocuğun günlük bakımının kim tarafından sağlandığı kadar; hukuki işlemlerinin ve malvarlığı menfaatlerinin nasıl korunacağıdır. Velayet bağı mevcut değilse veya velayet fiilen yürütülemiyorsa, çocuk hukuki işlemlerde temsil edilemez hâle gelir; bu da eğitim, sağlık, sosyal yardım, miras ve taşınmaz işlemleri gibi pek çok alanda hak kaybı riskini artırır. Vesayet bu riskleri bertaraf etmeyi hedefler.
Uygulamada yaş küçüklüğüne dayalı vesayet dosyalarında sık yapılan hata, “yakın akraba zaten bakıyor” düşüncesiyle hukuki temsil ihtiyacının küçümsenmesidir. Oysa okul kaydı, hastane işlemleri veya miras payının yönetimi gibi konular çoğu kez yasal temsilcinin imzasını gerektirir. Bu nedenle mahkeme, çocuğun korunma ihtiyacını değerlendirirken yalnızca fiili bakımın varlığına değil, hukuki temsilin sürekliliğine de bakar. Ayrıca küçüğün malvarlığı varsa (örneğin miras payı), vasi açısından düzenli hesap verme ve malvarlığını koruma yükümlülüğü daha da belirgin hâle gelir.
Bir diğer pratik nokta, bildirim yükümlülükleridir. Görev sırasında vesayeti gerektiren bir durumdan haberdar olan kamu görevlileri ve ilgili kurumlar, durumu yetkili makama bildirmek zorunda kalabilir. Bu bildirimler, vesayet sürecinin gecikmeden başlaması için önemlidir. Yaş küçüklüğü vesayeti, çocuğun ergin olmasıyla kural olarak kendiliğinden sona erer; ancak sona erme sonrasında da vasi açısından hesap ve teslim yükümlülüklerinin düzgün tamamlanması gerekir. Aksi hâlde sorumluluk riskleri gündeme gelebilir.
2. Kısıtlanma Nedeniyle Vesayet
Kısıtlanma nedeniyle vesayet, ergin bir kişinin belirli sebeplerle hukuki işlem yapma ehliyetinin sınırlandırılmasını ve bu sınırlandırmanın bir vasi aracılığıyla yönetilmesini ifade eder. Bu alanda en kritik husus, kısıtlamanın kişinin onurunu zedeleyen bir etiketleme değil; somut korunma ihtiyacına dayalı bir güvenlik mekanizması olduğunun doğru anlaşılmasıdır. Mahkeme, kişinin ayırt etme gücünü, günlük yaşamını sürdürebilme kapasitesini, malvarlığını yönetip yönetemediğini ve üçüncü kişilere yönelik riskleri birlikte değerlendirir.
Kısıtlanma sebepleri arasında akıl hastalığı/akıl zayıflığı ile savurganlık, bağımlılık, kötü yaşama tarzı ve kötü yönetim gibi hâller uygulamada en çok tartışılan alanlardır. Akıl hastalığı veya zayıflığında resmî sağlık kurulu raporu ana eksendir; rapor olmadan kısıtlama kararı verilmesi ciddi usul sorunları doğurabilir. Savurganlık ve kötü yönetimde ise kavramlar çoğu zaman yanlış yorumlanır: Savurganlık, yalnızca “çok harcama” değildir; kişinin ekonomik gücünü aşan ve alışkanlık hâline gelmiş bilinçsiz harcamalarla kendisini ve ailesini yoksulluğa sürükleme riskini ifade eder. Kötü yönetim de her hatalı karar değildir; malvarlığını tehlikeye atacak ölçüde süreklilik gösteren bir yönetim zafiyetidir.
Uygulamada sık yapılan hata, aile içi çatışmaların kısıtlama sebebi gibi sunulmasıdır. Mahkeme, “anlaşamıyoruz” iddiasıyla değil; kısıtlamayı gerektiren hukuki sebebin delilleriyle ikna olur. Ayrıca kısıtlanan kişinin hakları tamamen ortadan kalkmaz; ayırt etme gücüne sahip olduğu alanlarda kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarını kullanabilmesi gündeme gelebilir. Bu dengeyi kurmak, hem kararın isabeti hem de insan hakları perspektifi bakımından belirleyicidir.
3. Hürriyeti Bağlayıcı Ceza Nedeniyle Vesayet
Özgürlüğü bağlayıcı ceza nedeniyle vesayet, ceza infaz sürecinde kişinin malvarlığının ve kişisel menfaatlerinin korunması ihtiyacından doğar. Cezaevinde bulunan kişi dış dünyada pek çok işlemi fiilen yürütemez; banka işlemleri, taşınmazların yönetimi, dava süreçleri, kira ilişkileri veya borçların düzenlenmesi gibi alanlarda gecikme, telafisi güç kayıplara yol açabilir. Bu nedenle bazı durumlarda kısıtlama ve vasi atanması, kişinin hak ve menfaatlerinin korunması için pratik bir çözüm sağlar.
Bu alanda Yargıtay uygulamasında öne çıkan konu, yetkili mahkemenin doğru belirlenmesi ve yerleşim yeri tartışmalarının hatalı yürütülmemesidir. Ceza infaz kurumunda bulunma, kural olarak yeni bir yerleşim yeri edinme sonucunu otomatik doğurmaz. Uygulamada yalnızca idari kayıtların (adres kayıtlarının) değiştirilmesi üzerinden yetkinin değiştiğinin düşünülmesi, dosyanın yanlış mahkemeye gönderilmesi gibi sorunlara yol açar. Bu da hem zaman kaybı hem de korunması gereken kişinin işlemlerinin aksaması demektir.
Bir diğer kritik nokta, kısıtlama ve vasi atanmasının kapsamıdır. Her ceza infazında otomatik olarak vesayet düşünülmez; malvarlığının ve kişiliğin korunması bakımından gereklilik değerlendirilir. Mahkemenin, karar vermeden önce kişiyi dinlemesi ve ihtiyaçları somutlaştırması beklenir. Uygulamada en pratik risk, cezaevi sürecinde malvarlığı yönetiminin “vasi zaten halleder” yaklaşımıyla izlenmeden bırakılmasıdır. Oysa vasi, mahkeme izinlerine bağlı işlemleri gözetmek, hesap düzenini kurmak ve gerektiğinde denetim mekanizmalarını işletmek zorundadır.
4. Kişinin Kendi İsteği Üzerine Vesayet Altına Alınması
Kişinin kendi isteğiyle vesayet altına alınması, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bu yol, “ben istiyorum” demekle otomatik sonucu doğurmaz; kişinin yaşlılık, sakatlık, ağır hastalık veya deneyimsizlik gibi sebeplerle işlerini gerektiği gibi yönetemediğini ortaya koyması gerekir. Burada amaç, kişinin iradesini değersizleştirmek değil; kişinin bizzat kendisinin fark ettiği zayıflık alanlarında hukuki bir güvence kurmaktır. Bu yönüyle isteğe bağlı kısıtlama, doğru kullanıldığında hem kişiyi hem de ailesini uzun vadeli risklerden koruyabilir.
Uygulamada bu talep, genellikle büyük ekonomik işlemler öncesinde gündeme gelir: Malvarlığı yönetimi karmaşık hâle geldiğinde, sahtecilik veya dolandırıcılık riski arttığında, tek başına banka işlemlerinin yürütülmesi zorlaştığında kişi, hukuki temsil ve denetim isteyebilir. Mahkeme bu talebi değerlendirirken, kişinin beyanını tek başına yeterli görmez; sağlık durumu, günlük yaşam pratikleri ve yönetim kapasitesi somutlaştırılmalıdır. Bu noktada, sağlık raporları ve sosyal inceleme verileri pratikte belirleyici hâle gelir.
En sık hata, isteğe bağlı kısıtlama talebinin “geri dönüşsüz” zannedilmesidir. Oysa kısıtlamayı gerektiren sebep ortadan kalktığında, vesayetin kaldırılması istenebilir. Ancak kaldırma sürecinde de mahkeme, sebebin ortadan kalktığını ikna edici şekilde görmek ister; özellikle sağlık temelli dosyalarda resmî raporlar gündeme gelir. Bu nedenle isteğe bağlı vesayet, bir “kolaylık” değil; dikkatli kurulması ve doğru belgelerle desteklenmesi gereken bir koruma mekanizmasıdır.
Vesayet Altına Alma Usulü Nasıldır?
Vesayet altına alma usulünde iki ana güvence öne çıkar: İlgilinin dinlenilmesi ve gerekli hâllerde uzman raporlarına başvurulması. Mahkeme, kişinin korunma ihtiyacını değerlendirirken, mümkün olduğu ölçüde kişiyi dinlemeyi ve kendi yaşamına ilişkin beyanlarını almayı hedefler. Bu yaklaşım, vesayetin “kişiyi dışlayan” değil, “kişiyi korurken sesini duyan” bir mekanizma olmasını sağlar. Ancak her dosyada dinleme aynı ağırlıkta olmayabilir; kişinin sağlık durumu ve iletişim kapasitesi, dinlemenin yöntemini ve kapsamını etkileyebilir.
Özellikle savurganlık, bağımlılık, kötü yaşama tarzı veya kötü yönetim gibi sebeplerde, kişi dinlenmeden kısıtlama kararı verilmesi uygulamada ciddi bir risk alanıdır. Çünkü bu tür dosyalarda değerlendirme yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda davranışsal ve sosyal içeriklidir. Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı iddialarında ise resmî sağlık kurulu raporu temel belirleyicidir; mahkeme, raporu dosyanın geri kalan delilleriyle birlikte değerlendirir ve gerekirse ilgilinin dinlenmesi yoluna gidebilir. Burada kritik olan, raporun varlığı kadar raporun “korunma ihtiyacını” somut şekilde ortaya koyup koymadığıdır.
Usulün ikinci önemli ayağı ilan sürecidir. Kısıtlama kararı kesinleştiğinde, kararın ilan edilmesi; üçüncü kişilerin iyi niyet iddiaları ve hukuki güvenlik bakımından önem taşır. İlan öncesinde iyi niyetli üçüncü kişilerin etkilenmemesi ilkesi, özellikle malvarlığı işlemlerinde pratik sonuçlar doğurur. Bu nedenle vesayet sürecinde yalnızca karar almak değil; kararın kesinleşmesi, ilanı, kayıtların güncellenmesi ve vasi yetkilerinin sınırlarının doğru belirlenmesi birlikte düşünülmelidir. Uygulamada birçok sorun, kararın alınmasından sonra bu “tamamlama adımlarının” ihmal edilmesinden kaynaklanır.
Vesayet Davasına Bakmaya Yetkili ve Görevli Mahkeme
Vesayet davalarında görevli mahkeme, kural olarak Sulh Hukuk Mahkemesidir. Yetki ise vesayet altına alınacak kişinin yerleşim yeri üzerinden belirlenir. Bu noktada “yerleşim yeri” kavramı (kişinin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yer) yalnızca adres kaydından ibaret değildir; fiili yaşam merkezi, bakım düzeni ve süreklilik unsurları birlikte değerlendirilir. Uygulamada yetkinin yanlış belirlenmesi, dosyanın farklı mahkemeler arasında dolaşmasına ve korunması gereken kişinin işlemlerinin aksamasına yol açar.
Vesayet kararından sonra da mahkemeler arasında iş bölümü devam eder. Vesayet makamı olarak sulh hukuk mahkemesi, vasinin işlemlerini ve vesayet idaresini yönlendirir; denetim makamı olarak asliye hukuk mahkemesi ise belirli itirazları inceler. Bu sistem, vesayetin tek bir karar ile bitmediğini; süreç boyunca denetim ve kontrol mekanizmalarının çalıştığını gösterir. Özellikle taşınmaz satışı, yerleşim yerinin değiştirilmesi veya bakım kurumuna yerleştirme gibi işlemler gündeme geldiğinde, doğru mahkemeye başvuru yapılması hem zaman hem de hak kaybı bakımından kritik olur.
Yetki bakımından en problemli dosyalar, ceza infaz kurumunda bulunan kişiler ve bakım kurumuna yerleştirilen kişilerle ilgilidir. Cezaevinde bulunma veya kurumda kalma olgusu, otomatik şekilde yeni bir yerleşim yeri yaratmayabilir; ancak kişinin fiilen ve sürekli biçimde bir bakım kurumunda yaşamını sürdürmesi, mahkemenin yerleşim yeri değerlendirmesini etkileyebilir. Bu nedenle yetkili mahkemeyi belirlerken, yalnızca idari kayıtlar üzerinden değil; somut yaşam düzeni üzerinden analiz yapılmalıdır. Aksi hâlde, yetkisizlik kararlarıyla süreç uzar ve vesayet kurumunun koruyucu amacı zayıflar.
Vesayet Altındaki Kişinin İkametgahını Değiştirmesi
Vesayet altındaki kişinin yerleşim yerinin değiştirilmesi, sıradan bir adres değişikliği değildir; hukuki sonuçları olan ve çoğu durumda mahkeme iznine bağlı bir işlemdir. Vesayet sistemi, korumanın etkin olması için “yetkili makam”ı somut bir yer üzerinden kurar. Bu nedenle yerleşim yerinin değişmesi, dosyanın hangi vesayet daireleri tarafından takip edileceğini, hangi mahkemenin izin ve denetim mekanizmasını çalıştıracağını doğrudan etkiler. Uygulamada mahkeme izni olmadan yapılan fiili taşınmaların, yetkiyi kendiliğinden değiştirdiği düşüncesi yaygındır; bu yaklaşım çoğu zaman hatalı sonuçlar doğurur.
Özellikle bakım kurumuna yerleştirme hâllerinde, kişinin fiilen sürekli olarak o kurumda yaşaması ve mahkemece yerleşim yeri değişikliğine izin verilmesi, yetkinin yeni yere geçmesine yol açabilir. Burada iki aşamalı bir değerlendirme gerekir: Birincisi, kurumda bulunmanın geçici mi yoksa sürekli mi olduğu; ikincisi ise, vesayet makamının açık izninin bulunup bulunmadığıdır. İzin olmaksızın yalnızca fiili durum üzerinden yetki tesis etmek, vesayet dosyasında işlem güvenliğini zedeler.
Ceza infaz kurumunda bulunan kişiler bakımından ise farklı bir pratik risk vardır: Hükümlünün adres kaydının değiştirilmesi üzerinden yetkili mahkemenin değiştiği sanılabilir. Oysa özgürlüğü kısıtlanmış kişinin dışarıdaki yaşam merkezinin mahkeme izniyle dahi “sonradan” değiştirilmesi her durumda mümkün olmayabilir; bu konu, yetki tespitinde özel dikkat ister. Uygulamada en güvenli yaklaşım, vesayet dosyasında yerleşim yeri değişikliği düşünülüyorsa, öncelikle vesayet makamından izin alınması ve değişikliğin gerekçesinin korunacak kişinin yararıyla net biçimde açıklanmasıdır. Böylece hem yetki tartışmaları azalır hem de vesayet ilişkisinin denetimi kesintiye uğramaz.
Vesayet Organları ve Vesayet Makamı
Vesayet düzeni, tek bir kişiye bırakılmış bir sistem değildir; farklı aktörlerin görev aldığı bir “organlar” yapısı üzerine kuruludur. Uygulamada bu yapı iki temel mahkeme katmanı ile tamamlanır: Vesayet makamı (sulh hukuk mahkemesi) ve denetim makamı (asliye hukuk mahkemesi). Ayrıca vasi ve kayyım gibi temsil aktörleri de vesayet organları içinde değerlendirilir. Bu hiyerarşik düzenin amacı, vasinin işlemlerinin yalnızca iyi niyete bırakılmaması; sürekli bir yargısal gözetim ve izin mekanizmasıyla korunacak kişinin menfaatlerinin garanti altına alınmasıdır.
Vesayet makamı, vesayetin günlük idaresini yöneten, izin taleplerini değerlendiren, rapor ve hesapları inceleyen ve gerektiğinde önlem alan mercidir. Denetim makamı ise, belirli kararlara karşı itiraz incelemesi yapar ve vesayet makamının idari nitelikteki işlemlerinin bir üst denetimini sağlar. Bu ayrım, uygulamada yanlış anlaşılabildiği için önemlidir: Vesayet makamının her kararı doğrudan üst yargı yoluna taşınamaz; bazı kararlar için itiraz mercii denetim makamıdır ve inceleme bu aşamada kesinleşebilir.
Vesayet organları arasındaki bu görev dağılımı, özellikle izin gerektiren işlemlerde ve şikâyet-itiraz süreçlerinde pratik değer taşır. Örneğin vasi, bir işlem için mahkeme izni aldığında, ilgililer bu karara belirli süre içinde itiraz edebilir. Bu itirazın doğru mercie yapılmaması, süre aşımı gibi sonuçlar doğurarak korunacak kişinin menfaatini zedeleyebilir. Bu nedenle vesayet organları yapısı, vesayetin “teknik altyapısı”dır; dosyayı yürüten kişilerin bu altyapıyı bilmesi, hatalı başvuru ve usul kaybı riskini ciddi ölçüde azaltır.
Vesayet Makamına Şikayet ve İtiraz
Vesayet ilişkisinde denetim yalnızca periyodik raporlarla sınırlı değildir; vesayet altındaki kişi (ayırt etme gücüne sahip ise) ve “ilgili” sıfatını taşıyan kişiler, vasinin eylem ve işlemlerine karşı vesayet makamına şikâyette bulunabilir. Buradaki şikâyet, çoğu zaman “vasi kötü niyetli” iddiasından ibaret değildir; izinsiz işlem yapılması, malvarlığının gereği gibi yönetilmemesi, bakım kararlarının ihmali, menfaat çatışması şüphesi veya iletişim-engelleme gibi davranışlar da şikâyet konusu olabilir. Şikâyetin temel amacı, vesayet altındaki kişinin menfaatini hızla korumak ve gerekiyorsa düzenleyici önlemler almaktır.
Vesayet makamının verdiği bazı kararlara karşı, denetim makamına itiraz yolu öngörülmüştür. Bu sistem, vesayet dosyalarında “çok katmanlı ama hızlı” bir denetim kurmayı amaçlar. Uygulamada itiraz sürelerinin kaçırılması ciddi bir risktir; çünkü vesayet işleri, çoğu zaman kısa süreli başvuru süreleriyle yürür ve süre aşımı, kararın kesinleşmesine yol açabilir. Ayrıca itirazın yanlış mercie yapılması da zaman kaybı doğurur.
Pratikte sık yapılan hata, vasinin yaptığı her işlemin otomatik olarak mahkemece fark edileceğini düşünmektir. Oysa vesayet makamı rapor ve hesapları incelese bile, özellikle günlük yönetimde ortaya çıkan sorunlar çoğu kez şikâyet mekanizmasıyla görünür hâle gelir. Bu nedenle vesayet altındaki kişinin yakınları açısından, şikâyet ve itiraz yollarını “çatışma aracı” değil; korunma mekanizmasının bir parçası olarak görmek gerekir. Mahkeme de şikâyet üzerine çoğu zaman önce araştırma yapar, gerekirse vasiyi uyarır, ağır risk varsa geçici önlem alır ve en son aşamada görevden alma gibi sonuçlara gidebilir.
Vesayet Makamından İzin Alınması Gereken Durumlar
Vasinin yetkileri geniş görünse de, vesayet sisteminin temel güvenlik mekanizması “izin rejimi”dir. Bazı işlemler, doğrudan vesayet makamının iznine bağlıdır; bazı işlemler ise vesayet makamı izninden sonra ayrıca denetim makamı onayı gerektirir. Bu ayrım, korunacak kişinin malvarlığı ve kişisel hayatı üzerinde geri dönüşü zor etkiler yaratabilecek işlemlerde daha sık görülür. İzin rejiminin amacı, vasinin tek başına karar vererek korunacak kişinin ekonomik geleceğini veya kişisel durumunu riske atmasını önlemektir.
- Taşınmaz işlemleri (alım-satım, rehin, ayni hak kurulması gibi): Rayiç değer, zorunluluk ve alternatifler değerlendirilmeden işlem yapılması risklidir.
- Olağan yönetimi aşan malvarlığı tasarrufları: Yüksek tutarlı devirler, rehinler veya hak devri gibi işlemler denetime tabidir.
- Borçlanma ve kambiyo taahhüdü: Korunan kişinin uzun vadeli borç yükü altına sokulması ihtimali sıkı kontrol edilir.
- Uzun süreli kira ve ürün sözleşmeleri: Kişinin gelir düzenini etkileyen sözleşmelerde mahkeme denetimi aranır.
- Dava açma, sulh olma, tahkim gibi uyuşmazlık yönetimi kararları: Dava stratejisi ve feragat riskleri nedeniyle izin gündeme gelebilir.
- Bakım/sağlık kurumuna yerleştirme ve yerleşim yerinin değiştirilmesi: Kişisel yaşamın merkezine dokunan kararlar olduğu için izin rejimi önemlidir.
Uygulamada en sık hata, “vasi tayin edildi, artık her şeyi yapabilir” düşüncesidir. Oysa izin alınmadan yapılan işlemler, sonradan onay alınmadıkça geçerlilik problemi doğurabilir ve vasi açısından sorumluluk riskini artırır. Bir diğer hata, izin talebinin gerekçesiz sunulmasıdır. Mahkeme, soyut bir talep yerine; işlemin neden gerekli olduğunu, korunacak kişiye nasıl yarar sağlayacağını ve neden başka bir yol bulunmadığını görmek ister. Bu nedenle izin rejimi, yalnızca formalite değil; vesayet altındaki kişinin menfaatini somutlaştıran bir denetim filtresidir.
Ayrıca Denetim Makamının İzni Gereken Durumlar
Vesayet sisteminde bazı işlemler, “yüksek etki” doğurduğu için iki aşamalı onaya bağlanır. Örneğin evlat edinme işlemleri, vatandaşlıkla ilgili kararlar, işletme devralma veya kişisel sorumluluk doğuran ortaklıklara girme gibi adımlar, kişinin yaşamını ve ekonomik kaderini kökten etkileyebilir. Benzer şekilde mirasın kabulü veya reddi, ölünceye kadar bakma sözleşmeleri veya vasi ile vesayet altındaki kişi arasında sözleşme yapılması gibi işlemler, menfaat çatışması ihtimali nedeniyle daha yoğun denetime tabidir.
Bu iki aşamalı yapı, uygulamada “fazladan bürokrasi” gibi algılansa da, özellikle suistimal riskini azaltır. Vasi ile vesayet altındaki kişi arasında sözleşme yapılması, en tipik risk alanıdır; çünkü vasi hem temsil eden hem de sözleşmenin tarafı hâline gelebilir. Bu nedenle iki aşamalı onay, çıkar çatışmasını dengeleyen bir kontrol mekanizması olarak işlev görür.
Pratikte dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Vasi, işlemi önce vesayet makamına götürüp uygun izni almalı; gerekiyorsa ikinci aşama için denetim makamına başvurmalıdır. Süreç doğru işletilmezse, işlem geçerlilik sorunu yaşayabilir ve daha sonra telafisi zor zararlar doğabilir.
Vesayet Makamının Rapor ve Hesapları İncelemesi
Vesayet ilişkisinin sürdürülebilirliği, raporlama ve hesap verme düzenine bağlıdır. Vasi, vesayet altındaki kişinin malvarlığını yönetirken düzenli kayıt tutmalı, gelir-gider dengesini belgelemeli ve belirli dönemlerde mahkemeye rapor sunmalıdır. Vesayet makamı bu rapor ve hesapları inceler; eksik görürse tamamlatır, hata tespit ederse düzeltilmesini ister. Bu inceleme, yalnızca rakam kontrolü değildir; işlemlerin korunacak kişinin menfaatine uygun olup olmadığını da kapsar.
Uygulamada raporların “şablon metin” gibi hazırlanması, sık karşılaşılan bir hatadır. Mahkeme, somut bilgi görmek ister: Hangi gelirler elde edildi, hangi giderler yapıldı, bakım ve sağlık harcamaları nasıl planlandı, taşınmazlar nasıl korundu, banka hesapları nasıl yönetildi? Ayrıca vasi, vesayet altındaki kişinin günlük yaşamına ilişkin önemli gelişmeleri de raporlamakla yükümlü olabilir. Bu sayede mahkeme, gerektiğinde ek önlemler alabilir.
Vesayet makamının rapor ve hesapları kabul veya reddetmesi, vasi açısından da önemli sonuçlar doğurur. Reddin devamında sorumluluk değerlendirmesi ve görevden alma gibi yaptırımlar gündeme gelebilir. Bu nedenle raporlama, vasi için yalnızca bir “zorunlu evrak işi” değil; görevini hukuka uygun yürüttüğünü gösteren temel güvence aracıdır. Vesayet altındaki kişi bakımından da raporlar, malvarlığının kayba uğratılmasını önleyen bir erken uyarı sistemi işlevi görür.
Vesayet Dairelerinden İzin Alınmadan Yapılan İşlemler
İzin rejiminin ihlali, vesayet uygulamasında en kritik risk alanlarından biridir. Kanunen izin alınması gerekirken izinsiz yapılan işlemler, korunacak kişinin hukuki güvenliğini zedeler ve çoğu zaman geçerlilik tartışması doğurur. Uygulamada en çok taşınmaz satışı, yüksek tutarlı borçlanma, uzun süreli kira sözleşmesi ve malvarlığı devri işlemlerinde izinsizlik problemi görülür. Bu tür işlemler, sonradan mahkemece onaylanırsa geçerlilik kazanabilir; ancak onay, otomatik bir sonuç değildir ve mahkeme her zaman “yarar” kriteri üzerinden değerlendirme yapar.
İzinsiz işlemlerin bir diğer sonucu, vasi açısından sorumluluk riskidir. Vasi, vesayet altındaki kişinin zararına bir işlem yaparsa, kusuru oranında tazminat sorumluluğu doğabilir. Ayrıca menfaat çatışması ihtimali taşıyan işlemlerde mahkeme, işlemi onaylamamakla kalmayıp vasinin görevine ilişkin daha ağır tedbirleri de gündeme getirebilir. Bu nedenle vasi açısından en güvenli yaklaşım, tereddüt edilen her işlemde önce izin mekanizmasını işletmektir.
Uygulamada sık yapılan hata, “acil” denilerek izinsiz işlem yapılmasıdır. Acil hâllerde vasinin geçici önlem alma yetkisi gündeme gelebilse de, bu yetki sınırsız değildir. Acil önlem ile kalıcı tasarruf arasındaki ayrım doğru yapılmalıdır. Örneğin acil sağlık harcaması için hızlı ödeme yapılması farklıdır; taşınmazın hızla satılması farklıdır. Kalıcı ve yüksek etkili tasarruflarda izin rejimini devre dışı bırakmak, hem işlem güvenliğini hem de vasi için hukuki güvenliği ortadan kaldırır.
Vasinin ve Vesayet Dairelerinin Sorumlulukları Nelerdir?
Vesayet sistemi, hem vasiye hem de vesayet dairelerinde görevli kişi ve kurumlara belirli sorumluluklar yükler. Vasi bakımından temel standart, “iyi yönetim özeni”dir. Bu standart; korunacak kişinin malvarlığını koruma, düzenli gelir-gider takibi yapma, riskli işlemlerden kaçınma, menfaat çatışmalarını önleme ve gerektiğinde mahkeme izni alma yükümlülüklerini içerir. Vasi, görevini ihmal ederse veya yetkilerini kötüye kullanırsa, doğan zarardan sorumlu tutulabilir.
Vesayet daireleri açısından ise sorumluluk, denetim görevini etkin yürütmekle ilgilidir. Mahkeme, raporları şeklen kabul eden bir makam gibi davranamaz; korunacak kişinin menfaatini aktif biçimde gözetmelidir. Denetimin zayıfladığı dosyalarda, suistimal riskleri artar ve malvarlığı kayıpları telafisi zor boyutlara ulaşabilir. Bu nedenle vesayet dairelerinin, izin taleplerini değerlendirirken “yarar, zorunluluk, ölçülülük” gibi kriterleri somutlaştırması önemlidir.
Uygulamada dikkat çeken bir konu da devlet sorumluluğudur. Vesayet görevini yürütenlerin hukuka aykırı eylemleri nedeniyle zarar doğarsa, belirli koşullarda devletin sorumluluğu gündeme gelebilir. Ancak bu, her durumda otomatik bir sonuç değildir; zararın kaynağı, kusur ilişkisi ve tazmin imkanları birlikte değerlendirilir. Pratikte korunacak kişinin yakınları açısından en sağlıklı yol, zarar doğmadan önce şikâyet ve denetim mekanizmalarını etkin kullanmaktır. Böylece sonradan tazminat arayışına ihtiyaç kalmadan, vesayet amacına uygun biçimde koruma sağlanabilir.
Vesayetin Sona Ermesi
Vesayetin sona ermesi, tek bir sebeple gerçekleşmez; vesayeti doğuran hâlin niteliğine göre farklı sona erme yolları vardır. Küçükler bakımından vesayet, erginliğin kazanılmasıyla kural olarak kendiliğinden sona erer. Ancak uygulamada “vesayet bitti” düşüncesiyle işlemlerin yarım bırakılması, sonradan ciddi uyuşmazlıklara yol açabilir. Çünkü vasi, vesayet sona erdiğinde bile belirli yükümlülükleri tamamlamak zorundadır: Son raporun verilmesi, kesin hesabın sunulması ve malvarlığının teslim sürecinin doğru yürütülmesi bunların başında gelir.
Kısıtlılar bakımından vesayetin sona ermesi genellikle mahkeme kararıyla olur. Vesayeti gerektiren sebep ortadan kalktığında, kısıtlı veya ilgililer vesayetin kaldırılmasını isteyebilir. Sağlık temelli kısıtlamalarda, sebebin ortadan kalktığını gösteren resmî raporlar pratikte belirleyici olur. Davranışsal sebeplerle kısıtlama (örneğin kötü yönetim veya bağımlılık kaynaklı koruma ihtiyacı) söz konusuysa, belirli bir süre şikâyete konu davranışın tekrarlanmaması gibi kriterler dosyada önem kazanabilir.
Ceza infazına bağlı kısıtlılık hâllerinde ise hapis hâlinin sona ermesiyle vesayet ilişkisinin sona ermesi gündeme gelebilir. Ancak burada da vasi açısından hesap ve teslim yükümlülükleri devam eder. Uygulamada en sık yapılan hata, vesayetin sona ermesiyle birlikte vasi sorumluluğunun otomatik bittiğinin sanılmasıdır. Oysa vasi, görevinin sona erdiğine dair mahkemece bir değerlendirme yapılıp sürecin usulüne uygun tamamlanmasına kadar, sorumluluk riskini taşımaya devam edebilir. Bu nedenle sona erme, yalnızca “sebep ortadan kalktı” tespiti değil; aynı zamanda “dosyanın kapatılması için gerekli mali ve idari adımların tamamlanması” anlamına gelir.
Sürenin Sona Ermesi ve Uzatılmaması Nedeniyle Vasilik Görevinin Sona Ermesi
Vasilik görevi, belirli koşullarda süreyle sınırlı olabilir ve süre uzatılmadığında görev sona erer. Uygulamada bu aşamada yapılan en önemli hata, sürenin dolmasıyla vasi tarafından hiçbir işlem yapılmaması ve “benim görevim bitti” yaklaşımıdır. Oysa görev sona ermiş olsa bile yeni vasi göreve başlayıncaya kadar zorunlu işlerin yürütülmesi gerekir. Bu düzen, vesayet altındaki kişinin korumasız kalmaması için öngörülmüştür.
Vasiliğin sona ermesinin bir diğer sebebi, vasiliğe engel bir hâlin ortaya çıkması veya kaçınma sebebinin doğması olabilir. Vasi, görevini yürütmesine engel bir durum oluştuğunda çekilmek zorunda kalabilir. Bununla birlikte “kaçınma” gerekçesi her durumda kabul edilmez; korunacak kişinin menfaatleri ciddi biçimde etkileniyorsa, vasi belirli süre daha göreve devam etmek zorunda kalabilir. Burada mahkemenin yaklaşımı, kişisel gerekçeler ile korunacak kişinin güvenliği ve malvarlığı menfaati arasındaki dengeyi kurmaktır.
Pratikte dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Süre sonu yaklaşırken, raporların güncellenmesi, hesapların tamamlanması ve gerekiyorsa yeni vasi adayının belirlenmesi için zamanında hareket edilmelidir. Aksi hâlde süreç “boşluk” doğurur; banka işlemleri, sağlık ve bakım kararları veya malvarlığı yönetimi aksar. Vesayet dosyalarında aksama, çoğu zaman geri dönüşü zor zararlar yaratabildiği için, süre sonu yönetimi, vesayet ilişkisinin en teknik ama en kritik aşamalarından biridir.
Vasilik Görevinden Alınma
Vasilik görevinden alınma, vesayet altındaki kişinin menfaatleri tehlikeye düştüğünde başvurulan güçlü bir koruma tedbiridir. Vasi; görevini ağır şekilde savsaklar, yetkilerini kötüye kullanır, güveni sarsıcı davranışlarda bulunur veya borç ödemede acze düşerse görevden alınabilir. Burada “kusur” çoğu zaman belirleyici olsa da, uygulamada kusur olmasa bile vasinin yetersizliği nedeniyle korunacak kişinin menfaatleri tehlikeye giriyorsa görevden alma gündeme gelebilir. Bu yaklaşım, vesayet sisteminin kişiyi korumayı merkezine koyduğunu gösterir.
Görevden alma usulünde mahkemenin araştırma yükümlülüğü önemlidir. Mahkeme, gerekli incelemeleri yaptıktan ve vasiyi dinledikten sonra karar verir. Ağır olmayan hâllerde vasiye uyarı yapılması, sistemin “kademeli müdahale” mantığını yansıtır. Ancak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde mahkeme daha hızlı tedbirler alabilir: Vasiye geçici olarak işten el çektirme, kayyım atama (belirli bir iş için temsilci), malvarlığı üzerinde koruyucu tedbirler gibi seçenekler gündeme gelebilir.
Uygulamada görevden alma taleplerinde yapılan en büyük hata, iddiaların delilsiz sunulmasıdır. Mahkeme, soyut ithamlarla değil; izinsiz işlemler, hesap verememe, malvarlığı kaybına yol açan tasarruflar, bakım ihmaline ilişkin somut olgular gibi verilerle ikna olur. Ayrıca görevden alma kararı, tek başına bir “ceza” değildir; korunacak kişinin güvenliğini sağlamak için yeni temsil düzeninin kurulması gerekir. Bu nedenle görevden alma sürecinde yeni vasi adayının uygunluğu, hesap ve teslim düzeninin kurulması ve malvarlığının güvenceye alınması birlikte planlanmalıdır.
Vasinin Kesin Hesap ve Malvarlığını Teslim Zorunluluğu
Vesayet ilişkisinin bitişi, vasi açısından “hesap verme” ile tamamlanır. Görevi sona eren vasi, yönetimle ilgili son raporu ve kesin hesabı vesayet makamına sunmak zorundadır. Bu yükümlülük, yalnızca formalite değildir; vesayet altındaki kişinin malvarlığının korunup korunmadığını, gelir ve giderlerin yerinde olup olmadığını ve işlemlerin hukuka uygun yürütülüp yürütülmediğini ortaya koyar. Kesin hesap, aynı zamanda olası bir sorumluluk değerlendirmesinin temelini oluşturur.
Malvarlığının teslimi de bu sürecin ayrılmaz parçasıdır. Vasi, malvarlığını vesayet altındaki kişiye, mirasçılarına veya yeni vasiye teslim edilmeye hazır hâlde bulundurmalıdır. Uygulamada “teslim” yalnızca fiziksel eşya devri değildir; banka hesaplarının devri, taşınmaz belgeleri, kira sözleşmeleri, borç-alacak kayıtları, sigorta ve abonelik düzeni gibi unsurların tamamı bu kapsamda değerlendirilir. Bu işlemler düzgün yapılmadığında, vesayet altındaki kişi veya mirasçılar malvarlığını fiilen kullanamaz hâle gelebilir.
En sık hata, vasi değişse bile eski vasinin dosyadan “sessizce çekilmesi”dir. Oysa mahkeme, son raporu ve kesin hesabı inceleyip onayladıktan sonra vasinin görevinin sona erdiğine ilişkin karar verir. Bu aşama tamamlanmadan sorumluluk riskleri gündemde kalabilir. Bu nedenle vasilik görevinin sona ermesi, pratikte “dosya kapatma” disiplinini gerektirir. Hesapların net, belgelerin düzenli ve teslim sürecinin izlenebilir olması hem korunacak kişi hem de vasi için hukuki güvenlik sağlar.
SSS (Sıkça Sorulan Sorular)
Vesayet nedir ve kimler için uygulanır?
Vesayet, velayet altında olmayan küçükler ile belirli nedenlerle kısıtlanan ergin kişilerin kişisel ve malvarlığı menfaatlerini korumak için kurulan hukuki koruma sistemidir. Uygulama, somut korunma ihtiyacına dayanır.
Vasi, vesayet altındaki kişi adına her işlemi yapabilir mi?
Hayır. Vasi bazı işlemleri ancak mahkeme izniyle yapabilir; bazı işlemler için ise vesayet makamı izninden sonra denetim makamı onayı da gerekir. İzin rejimi, korunacak kişinin menfaatini güvence altına almak içindir.
Vesayet davasında hangi mahkeme görevlidir?
Vesayet işlerinde görevli mahkeme sulh hukuk mahkemesidir. Yetki, vesayet altına alınacak kişinin yerleşim yerine göre belirlenir; yerleşim yeri değerlendirmesi somut yaşam düzeniyle birlikte yapılır.
Vesayet nasıl sona erer?
Küçüklerde erginliğin kazanılmasıyla, ceza infazına bağlı kısıtlılıklarda hapis hâlinin sona ermesiyle ve diğer kısıtlılık hâllerinde sebebin ortadan kalkması üzerine mahkeme kararıyla vesayet sona erebilir. Sona erme sonrasında vasi açısından rapor, kesin hesap ve teslim yükümlülükleri bulunur.
Vasi görevini kötüye kullanırsa ne yapılabilir?
Vasinin izinsiz işlem yapması, hesap verememesi, menfaat çatışmasına girmesi veya korunacak kişinin zararına davranması hâllerinde vesayet makamına şikâyet edilebilir. Gerekli görülürse mahkeme uyarı, geçici önlem veya görevden alma kararı verebilir.